Kayıtlar

Haziran, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Reactance: Eğer yasak olmasaydı, Adem o meyveye bu kadar ilgi duyar mıydı?

​İnsan zihni özgürlüğüne müdahale edildiğini hissettiğinde buna karşı doğal bir direnç geliştirir. Tepki gösterme kuramında da bu açıkça görülür.Çoğu zaman insanlar normalde ilgisini bile çekmeyecek bir şeye sırf yasak olduğu için yönelir. Yasaklanan meyvenin cazibesi de biraz buradan gelir. Bir kapının üzerine “girilmez” yazdığınızda, insanların aklına ilk gelen şey içeride ne olduğu ya da kim olduğudur. Yasaklar gizemlidir. İnsan zihni tuhaf çalışır. Önünde duran yüzlerce seçenek arasından hiçbirine ilgi göstermeyebilir ama biri çıkıp da “Bunu yapamazsın” dediği anda o şey birdenbire önem kazanmaya başlar. Bundandır aslında yasaklara olan meyilimiz… Yasaklanan kitapları filmleri daha çok okumak isteriz, yasaklanan davranışlar da daha çekicidir. Belki de insan olmanın hikayesi de biraz da bu merakla başlar. Yasakla sınırla ve o sınırı aşma isteğiyle… İnsanı harekete geçiren şey arzudan ziyade  “yasak” sözcüğünün kendisidir.

Kusursuzluk arzusu bir kusurdur.

​H içbir çiçek cetvelle çizilmiş kadar simetrik değildir. Hiçbir deniz her gün aynı dalgayla kıyıya vurmaz. Gökyüzü bile kusursuz değildir. Bulutları vardır, fırtınaları vardır, karanlığı vardır işte tam da bu yüzden güzeldir.  Kusursuzluk arzusu bazen insanı kendisinin gardiyanına dönüştürür. Bir kusuru görünür olursa sevgiyi kaybedeceğini zanneder. Burnunda, yüzünde bir sivilce çıksa kimse görmesin ister.   Her çatlağı her izi her yarayı kapatmaya çalışmak yerine içeri giren ışığı fark etmektir önemli olan.  Kendimizi sürekli düzeltilecek bir proje gibi görmekten vazgeçip olduğumuz insanı biraz şefkatle kucaklayalım.

Ego Borsası- Övgüyle Şişirilen Balonlar

​ Körler sağırlar birbirini ağırlar sözü bazen bazı ortamları öyle güzel anlatıyor ki… İnsan bir süre sonra dönüp bakınca herkesin birbirine aynı şeyleri söylediğini fark ediyorum. Herkes harika, herkes muhteşem.Övgüler havada uçuşuyor ama samimiyet sıfır. Birbirlerinin düşüncelerini sorgulamadan alkışlayıp yaptıkları her şeyi koşulsuz övüyorlar. Çünkü biliyorlar ki aynı alkış birazdan kendilerine geri dönecek. Al gülüm ver gülüm vermezsen ölürüm gülüm   ;) Karşılıklı övgü seanslarından midem bulanıyor. Anlıyorsun görüyorsun buram buram samimiyetsizlik kokuyor.   Sen benim egomu besle ben de seni besleyeyim.   Bir tür duygusal mastürbasyon.. Sonra da bu karşılıklı gaz verme kültürüne dostluk samimiyet veya kadın dayanışması adı veriliyor.

Grandiose self: Evrenin Merkezinden Bildiriyorum.(!)

​ Hepimizin içinde biraz grandiose self vardır aslında. Yani kendimizi özel hissetmek isteriz, görülmek, takdir edilmek isteriz.Çocukken dünyanın merkezinde olduğumuzu sanırız. Yaptığımız resmi annemizin gururla duvara asmasını, bak ben yaptım “hadi güzel olmuş de” diye dönüt bekleriz, sınavda başarınca alkışlanmayı bekleriz. Bu oldukça doğal bir ihtiyaçtır.  Sorun büyüdükçe bu ihtiyacın şekil değiştirememesinde başlar. Çünkü hayat bize her zaman alkış tutmaz. Her zaman en başarılı, en güzel, en haklı ya da en özel kişi olmayız. Sağlıklı bir benlik bunu kabul edebilir. Ama grandiose self'e sıkışıp kalan kişi için bu oldukça zordur.  Bu yüzden bazı insanlar sürekli onay bekler. Eleştirildiğinde yıkılır bu ya eleştiriye tahammülümüz yok hemen bir engel ya da zıtlaşma. Kabul etmek ya da başka bir perspektiften bakmak çok önemli.  Ne abartılmış bir benlik ne de ezilmiş bir benlik... Sadece güçlü yanlarını da eksiklerini de kabul edebilen sahici bir benlik.

Limerence’nin yakıtı: belirsizliktir.

​ Gece uyumadan önce son kez onun profil fotoğrafına bakıyoruz. Attığı bir mesaja saatlerce anlam yüklüyor yazmadığı zamanlarda zihnimizde onlarca senaryo kuruyoruz.İşte buna her zaman aşk denmiyor. Bazen adı limerence oluyor. Limerence bir insanı sevmekten çok ona dair yarattığımız ihtimallere bağlanmaktır. Gerçek kişiden ziyade zihnimizde kurduğumuz versiyonuna aşık olmaktır. Limerence durumunda   insan sürekli bir bekleyiş içindedir. Telefon ekranına bakar. Mesaj gelecek mi? Bu cümleyi yazarken ne kastetti? Neden bugün daha soğuk davrandı? Neden dün daha ilgiliydi? Gibi gibi sorular beyninde dolaşır durur. İnsan sevgiye açken küçük bir ilgi kırıntısını bile büyük bir sofraya dönüştürebilir. Bir gülümsemeyi sevgi sanabilir. Bir mesajı bağlılık. Bir ihtimali gelecek. Limerence’nin yakıtı ise belirsizliktir. Ne tam vardır ne de tam yoktur. İnsan kesin bir “evet” ya da “hayır” alsa belki toparlanacaktır ama arada kalmak, umut ile hayal kırıklığı arasında gidip gelmek kişiyi tüketir....

Kalbimdeki evin adı: ANNE

​ “Annem hakkında yazıyorum çünkü onu dünyaya getirme sırası sanırım şimdi bende.” diyor Annie Ernaux Bir Kadın isimli kitabında.   İnsan annesini kaybedince sadece bir insanı kaybetmiyor. Başını yaslayabildiği yeri koşulsuz sevildiğini bildiği o güvenli limanı dünyadaki ilk evini kaybediyor. Bir ses eksiliyor hayattan. Kalabalığın içinde bile duyulabilen, insanın içini sakinleştiren o ses…Bazen düşünüyorum da ölüm insanı bir anda almıyor sevdiklerinden. Önce sesini alıyor. Sonra kokusunu. Sonra yüzünü hatırlamak için eski fotoğraflara bakmak zorunda bırakıyor. En çok da bundan korkuyorum anne. Seni unutmaktan ziyade seni hatırlamak için çaba göstermek zorunda kalmaktan korkuyorum. Bu yüzden yazıyorum. Çünkü bir gün sesinin tonunu unutursam bir cümlede yeniden duyayım diye. Bir gün yüzünün ayrıntıları hafızamdan silinmeye başlarsa bir paragrafta yeniden karşıma çıkasın diye. Sana dair ne varsa kelimelere emanet ediyorum. İnsan annesini toprağa verir ama ona duyduğu özlemi v...

Gennemlide: Acılara koşuyorum.

​Kierkegaard’ın gennemlide kavramını duydun mu?  Bu filozof diyor ki acılara yürüyor korkmuyorum arada bir kendimi yokluyorum demek istiyor :D  Acıyı yaşa arkadaşım. Sonuna kadar çek. İnsan gerçekleri hayatı yaşayarak acısını çekerek öğrenir. İçinde bastırma, ağla içinde dönüştür ve sen de dönüş. “Üzülme, düşünme, unut gitsin.” bu boktan kelimelerden sıkıldın biliyorum. Bir kayıp, bir ayrılık geçirdiysen bu kelimeler hava gazı kalıyor. Ruhsal olgunluk çok önemli. Acının içinden geçen kişi kendi varoluşunun ağırlığını daha derinden kavrıyor. İnsan bazen kırıldığında kendini yeniden inşa etmeyi öğreniyor. Tıpkı toprağa düşen bir tohumun önce parçalanması gerektiği gibi insan da eski benliğinin çatlamasıyla yeni bir farkındalığa ulaşıyor.  

Dasein: Fırıldak Dünyaya Fırlatılmış İnsan

​Hangimiz dünyaya gelmek istedik ki çılgınlar gibi.  Heiddegger’in “dasein” kavramını hiç duydun mu? Kimsecikler dünyaya kendi hür iradesiyle gelmez. Hiç kimsenin baskısı altında olmadan dünyaya gelmeyi kabul ediyor musun diye bir soru yöneltselerdi ne alâ olurdu ama değil mi?  Kimse ailesini, doğduğu yeri, dilini, doğduğu dönemi seçemez. Heidegger işte buna "fırlatılmışlık” der. Selam sana fırıldak dünyaya fırlatılmış insan. :)  Heidegger'in felsefesinde insan dünyaya fırlatılmış, ölümüne doğru yürüyen fakat tam da bu yüzden özgürce seçim yapabilen bir varlıktır. Dasein olmak yaşamı otomatik pilotta sürdürmek yerine kendi varoluşunun sorumluluğunu üstlenmektir. Dasein ol başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin. 

Bu kafa biraz nadas istiyor

​ Kafamda milyon sekme açık. Düşünüyorum düşünüyorum düşünüyorum... Birini kapatmaya çalışırken üç yenisi açılıyor sanki. Bir mesele bitmeden diğeri başlıyor, bir sorunun cevabını ararken kendimi bambaşka bir çıkmazın içinde buluyorum. Zihnim susmayı bilmiyor. Gece başımı yastığa koyduğumda bile düşünceler sıraya dizilip konuşmaya devam ediyor. Ne yapacağımı bilememenin verdiği o tuhaf sıkışmışlık hissi var içimde. Ne tamamen durabiliyorum ne de emin adımlarla yürüyebiliyorum. Sanki önümde onlarca kapı var ama hangisini açsam yanlış olacakmış gibi hissediyorum. İnsan bazen yanlış karar vermekten o kadar korkuyor ki hiçbir karar veremez hale geliyor. İşte ben de tam olarak o yerdeyim.  Bir yandan mantığım konuşuyor diğer yandan duygularım. Biri sabret diyor, diğeri artık yoruldun. Biri biraz daha mücadele et diyor diğeri bırak gitsin. Kendi içimde sürekli süren bir tartışmanın ortasında kalmış gibiyim.  Bazen sadece biri gelip "Haklısın Kübi bu kadar yük ağır" desin istiyorum....

İsterdim

Günü seninle doğurmayı geceyi de senin omzunda susturmayı isterdim. Hayatın yorduğu günlerde başımı omzuna yaslayıp biraz dinlenmeyi isterdim mesela. Herkesin güçlü görünmek zorunda kaldığı bu dünyada yanında bütün maskelerimi çıkarabildiğim biri olmanı isterdim. Kırgınlıklarımı korkularımı, hayallerimi, çocukluğumu içimde sakladığım bütün yarım kalmış hikayelerimi sana anlatmayı isterdim. Sen anlatırken de aynı özenle dinlemeyi… Birlikte yağmura yakalanmayı isterdim mesela. Islanmaktan şikayet etmek yerine gülüp geçmeyi. Bir kitabın en güzel cümlesini birbirimize okumayı güzel bir şarkıda aynı duyguda buluşmayı bazen gecenin bir yarısı saçma sapan konulara gülmeyi isterdim. En nihayetinde hayatın bütün karmaşası içinde birbirine sığınabilen iki insan olmayı isterdim.